Dr Sinan Akkurt

  0530 387 4687   Bornova / İzmir

BlogKanserKanser Hastalarında Beslenme Nasıl Olmalı?

Kanser Hastalarında Beslenme Nasıl Olmalı?

kanser ve beslenme1 Kanser Hastalarında Beslenme Nasıl Olmalı?

Kanser tanısı alan bir bireyin sofrası, tedavinin her aşamasında şifa bulma umudunu taşıyan bir araç haline gelir. Beslenme, bu süreçte yalnızca karın doyurmak değil, vücudun savunma mekanizmalarını ayakta tutmak, tedaviye yanıt verme kapasitesini yükseltmek ve yaşam kalitesini korumak için hayati bir işlev görür. İmmün sistemin güçlü kalması, dokuların onarımı, enfeksiyon riskinin azaltılması ve tedavi yan etkileriyle baş edebilme gücü. Hepsi doğru beslenme tercihleriyle şekillenir. Erken evrede atılan her adım, hastanın hem fiziksel dayanıklılığını hem de ruhsal dengeyi koruma şansını artırır.

Kanser hastalarında beslenme önleyici yaklaşımlar ve erken müdahale ilkeleri, kanserle mücadelenin sadece tedavi sonrası değil, tanı öncesi ve tedavi boyunca da sürekli bir odak noktası olmalıdır. Vücut rezervlerinin güçlendirilmesi, mikro besin öğelerinin dengeli alımı, bağırsak florasının desteklenmesi ve şeker tüketiminin bilinçli yönetimi gibi unsurlar, hastalık seyrini etkileyebilecek faktörler arasında yer alır. Fitokimyasalların bağışıklık üzerindeki etkileri, probiyotiklerin tedavi toleransına katkısı ve kilo denetiminin önemi. Hepsi bütüncül bir beslenme stratejisinin parçalarıdır. Bu makalede ele alınacak konular, hastaların ve yakınlarının günlük hayatta uygulayabileceği somut ilkeleri içerir.

Kanser Tedavileri Öncesi Beslenme Hazırlığı ve Vücut Rezervlerinin Güçlendirilmesi

Tedavi öncesi dönem, kanser hastalarının metabolik ve fizyolojik hazırlığını en üst düzeye çıkarmak için kritik bir zaman aralığıdır. Bu süreçte amaç, kas kütlesini korumak, karaciğer ve böbrek fonksiyonlarını desteklemek, bağışıklık hücrelerinin üretim kapasitesini artırmak ve potansiyel tedavi yan etkilerine karşı vücut direncini yükseltmektir. Yeterli protein alımı bu hazırlığın temel taşıdır. Günlük protein ihtiyacı, sağlıklı bireylere kıyasla artırılmalıdır. Yumurta, balık, tavuk, kırmızı et, baklagiller ve süt ürünleri gibi yüksek biyolojik değerli kaynaklardan elde edilen proteinler, dokuların onarımı ve yeni hücre üretimi için gereklidir.

Enerji rezervlerinin güçlendirilmesi, tedavi toleransını doğrudan etkiler. Kompleks karbonhidratlar olan tam tahıllar, bulgur, kinoa ve yulaf, kan şekerini dengeli tutarak sürekli enerji sağlar. Sağlıklı yağlar ise omega-3 içeriğiyle iltihaplanmayı dengeleyip hücre membran bütünlüğünü korur. Ceviz, keten tohumu, zeytinyağı ve avokado bu amaçla tercih edilebilir.

Mikro besin öğelerinin depolanması tedavi öncesi dönemde önem taşır. B12, folat, demir ve çinko gibi bileşenler, kemik iliği fonksiyonu ve kan hücresi üretimi için zorunludur. Koyu yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller, tam tahıllar ve kuruyemişler bu mineralleri doğal yollarla sunar. Antioksidan kapasitesi yüksek besinler olan nar, yaban mersini, brokoli ve turpgiller ise oksidatif stres yükünü azaltmaya yardımcı olur.

Bağırsak mikrobiyomunun tedavi öncesinden itibaren desteklenmesi, sonraki aşamalarda görülebilecek sindirim sorunlarının önüne geçer. Fermente gıdalar, prebiyotik lifler ve çeşitli sebze tüketimi bu dengeyi korur. Ayrıca yeterli sıvı alımı, toksinlerin uzaklaştırılması ve ilaç metabolizmasının sağlıklı işleyişi için göz ardı edilmemelidir. Tedavi öncesi beslenme planı, kişinin yaşı, kanser türü, vücut kompozisyonu ve eşlik eden hastalıkları göz önünde bulundurularak bir beslenme uzmanı tarafından bireyselleştirilmelidir.

Kanser Hastalarında Beslenme Nasıl Olmalı?
Kanser Hastalarında Beslenme Nasıl Olmalı?

Tedavi Sürecinde Genel Beslenme Kuralları ve Enerji İhtiyacının Karşılanması

Kanser tedavisi sürecinde vücut, normal koşulların ötesinde bir enerji harcamasıyla karşı karşıya kalır. Kemoterapi, radyoterapi ve cerrahi gibi müdahaleler, hücre yenilenmesini hızlandırarak metabolik ihtiyaçları artırır. Bu dönemde yetersiz beslenme, kas kaybına, bağışıklık zayıflığına ve tedavi toleransının düşmesine yol açabilir. Dolayısıyla günlük enerji alımının kişinin bazal metabolizma hızı ve aktivite düzeyi göz önünde bulundurularak yükseltilmesi gerekir.

Protein, bu süreçte en kritik makro besin öğesi olarak öne çıkar. Tedavi gören bireylerde kas kitlesini korumak, yara iyileşmesini desteklemek ve bağışıklık proteinlerinin sentezini sürdürmek için vücut ağırlığına göre günlük protein alımı artırılmalıdır. Yağsız et, balık, yumurta, baklagiller ve süt ürünleri gibi yüksek biyolojik değerli kaynaklara ağırlık verilmelidir. Yağ tüketiminde ise zeytinyağı, fındık, ceviz ve keten tohumu gibi omega-3 kaynakları tercih edilmeli, doymuş yağ ve trans yağ içeren gıdalardan uzak durulmalıdır.

Karbonhidrat seçiminde rafine şeker ve beyaz unlu mamuller yerine tam tahıllar, bulgur, kinoa ve karabuğday gibi düşük glisemik indeksli alternatifler ön plana alınmalıdır. Bu tür besinler, kan şekeri dalgalanmalarını önleyerek enerji seviyesini dengeli tutar ve bağırsak mikrobiyomu için lif kaynağı oluşturur. Öğün sıklığı açısından üç ana öğüne eklenen ara öğünler, mide bulantısı ve iştahsızlık yaşayan hastalarda toplam besin alımını artırmada etkili bir yöntemdir.

Sıvı alımı tedavi boyunca süreklilik arz eder. Özellikle kemoterapi sonrası dönemde yeterli su tüketimi, ilaç atılımını kolaylaştırır ve böbrek fonksiyonlarını korur. Aşırı çay ve kahve yerine bitki çayları, ev yapımı sebze suyu ve ılık limonlu su gibi seçeneklerle çeşitlilik sağlanabilir. Her öğünde farklı renkte sebze ve meyveye yer vermek, antioksidan çeşitliliğini artırır ve hücre korunmasına katkı sunar.

Tedavi Yan Etkileriyle Baş Etmede Beslenme Stratejileri ve Uygulamalı Çözümler

Kemoterapi ve radyoterapi gibi müdahaleler, hedef aldıkları patolojik yapılarla birlikte sağlıklı dokuları da etkileyebilir. Bu durum iştah kaybı, bulantı, kusma, ağız yaraları, tat alma duyusunda değişim ve ishal ya da kabızlık gibi çeşitli semptomlara yol açabilir. Bu belirtilerle başa çıkmak için beslenme planının tedaviye paralel olarak esnek şekilde güncellenmesi gerekir.

Bulantı ve kusma yaşayan bireylerde öğünler küçük porsiyonlara bölünebilir, açlık süresi uzatılmadan hafif gıdalarla beslenme sürdürülebilir. Zencefil çayı, kuru kraker ve tuzlu bisküvi gibi seçenekler mide hassasiyetini hafifletmeye yardımcı olur. Ağız yaraları ve yutma güçlüğü söz konusu olduğunda yumuşak kıvamlı, oda sıcaklığındaki gıdalar tercih edilmeli, asitli veya sert dokulu besinler geçici olarak sınırlandırılmalıdır. Püre haline getirilmiş sebzeler, yoğurt, sütlü çorbalar ve tahıl lapaları bu dönemde besleyici alternatifler sunar.

Tat alma duyusunda meydana gelen değişiklikler, özellikle metalik tat hissi, yemek deneyimini olumsuz etkileyebilir. Plastik veya ahşap kaşık kullanımı bu metalik algıyı azaltabilir. Protein kaynakları soğuk ya da oda sıcaklığında sunulduğunda daha tolere edilebilir hale gelir. Limon suyu veya hafif turşu suları tat duyusunu canlandırabilir, ancak ağız yarası varlığında bunlardan kaçınılmalıdır.

İshal durumunda sodyum ve potasyum kaybını dengelemek için muz, patates ve pirinç suyu gibi kaynaklar değerlendirilebilir. Lifli gıdalar geçici olarak azaltılıp, su tüketimi artırılabilir. Kabızlık yaşayanlarda ise yeterli sıvı alımına ek olarak erişilebilir lif kaynakları ve fiziksel hareketlilik önem taşır. Kayısı ve erik gibi kuru meyveler, doğal olarak bağırsak hareketlerini destekler.

Kilo kaybı riski yüksek olanlarda kalori ve protein yoğunluğu artırılmalıdır. Zeytinyağı, tahin, fındık ezmesi gibi besinler porsiyonlara eklenerek enerji değeri yükseltilebilir. Sıvı tüketimi yemeklerden ayrı zamanlarda planlanırsa mide hacmi dolmadan daha fazla besin alımı mümkün olur. Her bireyin metabolizması ve tedavi yanıtı farklılık gösterdiğinden, bu stratejiler kişiselleştirilmiş şekilde uygulanmalı ve düzenli takip edilmelidir.

Mikro Besin Öğeleri ile Fitokimyasalların Bağışıklık Desteğindeki Etkileşimi

Vitamin ve minerallerin kanser sürecindeki rolleri, son yıllarda yapılan çalışmalarla daha net anlaşılmaya başlandı. D vitamini, bağışıklık hücrelerinin düzenli çalışması için temel bir yapı taşıdır. Yeterli düzeyde alındığında, doğal öldürücü hücrelerin aktivitesi desteklenir. B12 vitamini ve folat ise DNA sentezi ve hücre bölünmesi için gereklidir. Kemoterapi alan bireylerde bu vitaminlerin eksikliği, tedavi tolere edilebilirliğini olumsuz etkileyebilir.

C vitamini antioksidan kapasitesiyle dikkat çeker, ancak radyoterapi veya bazı kemoterapi protokolleri sırasında yüksek dozda alımının uygun olup olmadığı mutlaka onkoloji ekibiyle görüşülmelidir. E vitamini içeren besinler, hücre zarlarının oksidatif stresten korunmasına yardımcı olur. Selenyum ve çinko gibi mineraller, bağışıklık fonksiyonlarının sürdürülmesinde kritik öneme sahiptir. Çinko eksikliği, tat alma duyusunun bozulmasına ve yara iyileşmesinin gecikmesine yol açabilir.

Bitkisel besinlerde doğal olarak bulunan fitokimyasallar, kanserden korunma ve tedavi desteğinde araştırılan bileşikler arasındadır. Likopen, pişmiş domateste yüksek oranda bulunur ve prostat sağlığı üzerine olumlu etkileri incelenmektedir. Kurkumin, zerdeçal kökünden elde edilen aktif maddedir. Biyoyararlanımı düşük olduğundan, karabiberle birlikte tüketilmesi emilimi artırabilir. Resveratrol üzüm kabuğunda, ellagik asit ise nar ve böğürtlen gibi kırmızı meyvelerde yoğun olarak bulunur.

İzoflavonlar ve indoller, soy ürünleri ve turpgiller ailesinde yer alır. Bu bileşiklerin hormon duyarlı tümörler üzerindeki etkileri tartışmalı olduğundan, özellikle meme ve endometriyal kanser tanılı bireylerde uzman onayı şarttır. Klorofil içeren yeşil yapraklı sebzeler, detoksifikasyon enzimlerinin çalışmasına katkı sağlar.

Mikro besin öğeleri ve fitokimyasalların etkileri birbirinden bağımsız değildir. C vitamini, demir emilimini artırırken, D vitamini kalsiyumla birlikte çalışır. Bu sinerjik ilişkiler göz önünde bulundurularak, tek bir bileşene odaklanmak yerine çeşitli besin gruplarını kapsayan bir tabak modeli oluşturulmalıdır. Gıda takviyeleri, ilaç etkileşimleri riski taşıdığından, herhangi bir ürün kullanılmadan önce tedavi ekibi bilgilendirilmelidir.

Bağırsak Sağlığı ve Probiyotiklerin Tedavi Toleransına Katkısı

İnce bağırsak yüzeyinde yer alan villus yapıları, sindirim ve emilim süreçlerinin yanı sıra bağışıklık sisteminin en geniş organı olarak işlev görür. Kemoterapi ve radyoterapi uygulamaları, hızlı bölünen hücreleri hedef aldığından bağırsak epitelini doğrudan etkileyebilir. Bu durum mukoza bütünlüğünde bozulma, sindirim enzimlerinde azalma ve besin öğelerinin yetersiz emilimine yol açar. Bağırsak geçirgenliğinin artmasıyla endotoksinlerin kana karışma riski yükselir, bu da sistemik inflamatuar yanıtları tetikleyerek tedavi toleransını olumsuz etkiler.

Probiyotikler, canlı mikroorganizmalar olarak bağırsak florasının dengesini yeniden kurmada yardımcı olur. Laktobazil ve bifidobakteriyum türleri, patojen bakterilerin bağırsak duvarına yapışmasını engeller, antimikrobiyal maddeler üretir ve bağışıklık hücrelerinin aktivasyonunu destekler. Özellikle radyasyon enteriti gelişiminde probiyotik desteği, ishal şiddetini azaltarak tedavi aralıklarının düzenli sürmesini sağlar. Ancak her probiyotik suşunun etkinliği farklıdır, dolayısıyla immün yetmezliği olan hastalarda canlı bakteri içeren ürünlerin seçimi dikkatle yapılmalıdır.

Prebiyotik lifler probiyotiklerin etkisini artırır. Soğan, sarımsak, enginar, yulaf ve muz gibi besinler fruktooligosakkarit ve inülin yönünden zengindir. Bu bileşikler sindirilemeyerek kolona ulaşır, burada yararlı bakteriler tarafından fermentasyona uğrar ve kısa zincirli yağ asitleri üretilir. Asetat, propionat ve butirat gibi bu metabolitler kolon hücrelerinin enerji kaynağıdır, pH düzeyini düşürerek patojen üremesini sınırlar ve bağırsak bariyer fonksiyonunu güçlendirir.

Fermente gıdalar bağırsak çeşitliliğini artıran doğal kaynaklardır. Ev yapımı turşu, kefir, yoğurt ve kombucha gibi geleneksel besinler, farklı bakteri suşlarını içerir. Ticari probiyotik takviyeleri yerine öncelikle bu besinlerin diyete dahil edilmesi önerilir. Antibiyotik kullanımı veya kemoterapi sonrası floranın bozulduğu dönemlerde, probiyotik desteği hekim onayıyla planlanmalı ve immün sistemin durumu göz önünde bulundurularak doz ayarlaması yapılmalıdır.

Bağırsak sağlığının korunması, sadece sindirim rahatsızlıklarını önlemekle kalmaz. Bağırsak mikrobiyomu, kemoterapi ilaçlarının metabolizmasına aktif olarak katılır, bu nedenle floranın kompozisyonu tedavinin farmakokinetiğini etkileyebilir. Düzenli dışkı örneklemesi ve mikrobiyom analizleri henüz rutin uygulama olmasa da, ileriye dönük olarak kişiselleştirilmiş beslenme stratejilerinin geliştirilmesinde önem taşır. Şu an için en güvenilir yaklaşım, çeşitli bitkisel lif kaynaklarını dengeli tüketmek, işlenmiş gıda ve yapay tatlandırıcılardan kaçınmak ve probiyotik desteğini profesyonel rehberlikle yönetmektir.

Kilo Denetimi ve Şeker Tüketiminin Hastalık Seyri Üzerine Etkileri

Kanser tanısı alan bireylerde kilo yönetimi, tedavi planlamasının önemli bir parçasıdır. Aşırı kilolu olmak veya obezite, bazı kanser türlerinde tedavi dozlarının ayarlanmasını güçleştirebilir ve cerrahi müdahale risklerini artırabilir. Öte yandan, kanserin kendisi ve uygulanan tedaviler kilo kaybına yol açarak kas kütlesinde azalmaya ve yorgunluğa neden olabilir. Bu nedenle amaç, vücut ağırlığını sağlıklı bir aralıkta tutmak ve özellikle yağsız kas dokusunu korumaya çalışmaktır.

Şeker ve rafine karbonhidrat tüketimi konusunda toplumda yaygın bir endişe bulunur. Yüksek glisemik yük içeren besinlerin kan şekerini hızla yükselttiği ve bu durumun kanser hücrelerinin çoğalması için uygun ortam yaratabileceği düşünülür. Gerçekten de insülin ve insüline benzer büyüme faktörleri, hücre büyümesini etkileyen hormonlardır. Sürekli yüksek insülin düzeyleri, ileri evredeki tümör gelişimini destekleyebilir. Ancak burada kritik bir ayrım yapmak gerekir. Kanser hücreleri glikoz kullanır, fakat bu sadece onlara özgü bir özellik değildir. Vücuttaki sağlıklı hücreler de enerji için glikoza ihtiyaç duyar.

Bu bağlamda şeker tüketimini tamamen kesmek yerine akıllıca seçimler yapmak daha sürdürülebilir bir yaklaşımdır. Meyvelerdeki doğal fruktoz, posa ve vitaminlerle birlikte gelir ve kan şekerini daha yavaş yükseltir. Tam tahıllar, baklagiller ve sebzeler kompleks karbonhidrat kaynaklarıdır. Bunlar uzun süre tokluk sağlar ve insülin yanıtını dengelemeye yardımcı olur. İşlenmiş gıdalarda, tatlılarda ve gazlı içeceklerde bulunan eklenmiş şekerler ise en çok sınırlandırılması gereken unsurlardır.

Kilo alımı veya kaybı yaşayan hastalar için bireyselleştirilmiş bir yaklaşım şarttır. Kilo vermek isteyen biri açlık diyeti yapmak yerine, besin yoğunluğu yüksek ancak kalori miktarı kontrollü öğünler tercih etmelidir. Kilo alması gereken kişiler ise sağlıklı yağ kaynakları, kuruyemişler ve avokado gibi besinlerle enerji alımını artırabilir. Her iki durumda da düzenli fiziksel aktivite, metabolizmayı destekler ve vücut kompozisyonunu olumlu yönde değiştirir.

Tedavi gören kişilerde aşırı şeker tüketimi ayrıca diş sağlığını olumsuz etkileyebilir ve ağız yaralarının iyileşmesini geciktirebilir. Bağışıklık sistemi zaten baskılanmışken, bu tür ikincil sorunlar yaşam kalitesini daha da düşürebilir. Bu yüzden tatlı krizleri anında meyve parçacıkları, yoğurt veya az miktarda bitter çikolata gibi alternatiflere yönelmek faydalı olabilir.

kanser ve beslenme2 Kanser Hastalarında Beslenme Nasıl Olmalı?

Kanserden Korunmada Beslenme Alışkanlıkları ve Erken Müdahale Yaklaşımları

Kanser gelişiminin önemli bir bölümü çevresel faktörlere bağlıdır ve beslenme bu süreçte en etkileyici değişkenlerden biridir. Vücuttaki kronik iltihaplanma, hormon dengesizlikleri ve oksidatif stres gibi kanser oluşumunu kolaylaştıran mekanizmalar, doğru beslenme tercihleriyle önemli ölçüde yönetilebilir. Erken yaşta edinilen sağlıklı alışkanlıklar, ilerleyen dönemlerde hastalık riskini düşürmenin en güvenilir yollarından biridir.

Günlük öğün planlamasında işlenmiş gıdaların yerini tam tahıllar, baklagiller ve taze sebzeler almalıdır. Özellikle renkli sebzeler ve meyveler, farklı fitokimyasal bileşenler sunarak hücre korunmasına katkıda bulunur. Kırmızı ve mor meyveler antosiyaninler, turuncu sebzeler karotenoidler, yeşil yapraklılar ise lutein ve zeaksantin gibi bileşiklerle zengin besin profili oluşturur. Bu çeşitlilik, tek bir besine bağımlı kalmadan çok yönlü koruma sağlar.

Kırmızı et tüketiminin haftada 500 gramı aşmaması, işlenmiş et ürünlerinin ise mümkün olduğunca sınırlandırılması önerilir. Bunların yerine balık, tavuk gibi seçenekler tercih edilebilir. Pişirme yöntemleri de dikkat gerektirir. Aşırı yüksek ısıda ve doğrudan ateş üzerinde hazırlanan besinlerde zararlı bileşikler oluşabilir. Buharda pişirme, haşlama veya fırında düşük ısıda hazırlama gibi teknikler daha uygun alternatiflerdir.

Fiziksel aktivite ile beslenme arasındaki ilişki korunma stratejisinin ayrılmaz parçasıdır. Düzenli hareket, insülin duyarlılığını artırır ve vücut kompozisyonunu olumlu yönde değiştirir. Haftada en az 150 dakika orta şiddette egzersiz, ideal kilonun korunmasıyla birleştiğinde hormon bağımlı kanser türlerine karşı koruyucu etki gösterir.

Alkol tüketimi konusunda dikkatli olunmalıdır. Her tür alkolik içki, kanser riskini artıran etkenler arasında yer alır. Erkekler için günde iki, kadınlar için bir standart birayı geçmemek üst sınır olarak kabul edilirken, tamamen bırakmak en güvenli seçenektir. Tütün ürünleriyle birlikte değerlendirildiğinde, bu iki faktörün bir arada bulunması riskleri çarpan etkisiyle yükseltir.

Tarama programlarına düzenli katılım ve aile öyküsü olan bireylerde erken kontroller, beslenme düzenlemeleriyle birleştiğinde en etkili koruma modelini oluşturur. Beslenme değişiklikleri tek başına mucizevi çözümler sunmaz, ancak yaşam boyu sürdürüldüğünde kanser yükünü azaltmada güçlü bir araç haline gelir.

Kanserle mücadelede beslenme, tedavinin her aşamasında vücudu destekleyen, yaşam kalitesini koruyan ve iyileşme potansiyelini artıran temel bir yapı taşıdır. Doğru besin seçimleri, yeterli enerji alımı, bağırsak sağlığının sürdürülmesi ve gereksiz şeker tüketiminin sınırlandırılması gibi uygulanabilir adımlar, hem aktif tedavi gören bireyler hem de risk grubunda yer alan kişiler için anlamlı farklar yaratır. Mikro besin öğeleri, fitokimyasallar ve probiyotikler gibi destekleyici unsurlar bağışıklık sisteminin güçlü kalmasına yardımcı olurken, tedavi yan etkileriyle baş etmede pratik çözümler sunar. Unutulmamalıdır ki beslenme değişiklikleri kişiye özgü planlanmalı, tedavi protokolü ve genel sağlık durumu göz önünde bulundurularak uzman bir diyetisyen veya hekimle koordineli şekilde yürütülmelidir. Erken müdahale, düzenli tarama ve bilinçli beslenme alışkanlıklarının bir araya geldiği bir yaşam tarzı, kanser yükünü azaltmada ve sağlıklı geleceğe yönelik en güçlü yatırımlardan biridir.

https://sinanakkurt.com.tr/dr-sinan-akkurt/

Dr. Sinan AkkurtFonksiyonel Tıp, Longevity ve Biyorezonans alanlarında çalışan, ulusal ve uluslararası kongrelerde konuşmacı olarak yer alan Tıp Doktoru ve Tıbbi Biyokimya Doktoru.Dr. Sinan Akkurt, 2000 yılında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden mezun olmuş, meslek hayatına Manisa'da Aile Hekimi olarak başlamıştır. Dokuz yıl süren kamu hizmetinin ardından akademik kariyerine yönelerek Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı'nda doktora eğitimini tamamlamış ve Tıbbi Biyokimya Doktoru (PhD) unvanını almıştır.Mesleki gelişimini yalnızca klasik tıp ile sınırlamayan Dr. Sinan Akkurt; Fonksiyonel Tıp, Fonksiyonel İmmünoloji, Biyorezonans, Ozon Tedavisi, Akupunktur, Fitoterapi, Homeopati, Mezoterapi, Proloterapi, Hirudoterapi, Apiterapi, GAPS yaklaşımı, Hipnoz ve Psikolojik Kinezyoloji başta olmak üzere çok sayıda tamamlayıcı tıp alanında yurt içi ve yurt dışında ileri düzey eğitimler almıştır.2007 yılından bu yana İzmir Bornova'daki özel kliniğinde hizmet veren Dr. Sinan Akkurt; Fonksiyonel Tıp, Longevity (Sağlıklı Yaş Alma), Biyorezonans, bağırsak sağlığı ve mikrobiyota, kronik hastalıklar, otoimmün hastalıklar, sigara ve alkol bağımlılığı tedavileri ile destekleyici onkoloji alanlarında çalışmalarını sürdürmektedir.