Dr Sinan Akkurt

  0530 387 4687   Bornova / İzmir

BlogFonksiyonel TıpFonksiyonel Tıpta Hangi Testler Yapılır?

Fonksiyonel Tıpta Hangi Testler Yapılır?

fonksiyonel tip testleri Fonksiyonel Tıpta Hangi Testler Yapılır?

Fonksiyonel Tıp

Kırk iki yaşındaki bir erkek, son iki yılda on kilo almış, akşamları şişkinlik ve gaz şikayetleriyle uykusuz geceler geçiriyor, sabahları ise yataktan kalkmak için alarmı erteliyor. Tiroit fonksiyon testleri normal sınırlarda, batın ultrasonografisi bir sorun göstermiyor, kan sayımı rutin değerler içinde. Klasik tıbbi değerlendirme, bu bireyin yaşadığı şikayetleri açıklamakta yetersiz kalıyor ve hasta, “Bana bir şey olmuyor ama kendimi hiç iyi hissetmiyorum” cümlesiyle muayene odasından ayrılıyor. İşte tam bu noktada, vücudun sadece hastalık üretip üretmediğine bakmak yerine, sistemlerin ne ölçüde verimli çalıştığını inceleyen bir yaklaşım devreye giriyor.

Fonksiyonel tıp, bireyin şikayetlerinin kök nedenlerini anlamak için metabolizmanın derin katmanlarına inen, laboratuvar verilerini yalnızca normal veya anormal ikiliğiyle değil, optimal fonksiyon aralıklarıyla değerlendiren bir sağlık modeli sunuyor. Klasik tıpta sıklıkla göz ardı edilen biyokimyasal göstergelerin incelikli yorumlanması, bağırsak mikrobiyotasının detaylı haritalanması, hormon dengesinin bütünsel analizi ve çevresel etkenlerin vücut üzerindeki birikimsel etkilerinin ölçülmesi bu yaklaşımın temel taşlarını oluşturuyor. Fonksiyonel tıpta hangi testler yapılır sorusunun yanıtı, her bireyin biyokimyasal parmak izinin farklı olduğu gerçeğinden hareketle kişiye özgü bir haritaya dönüşüyor.

Fonksiyonel Tıp Testlerinin Temel Felsefesi ve Klasik Tıptan Farkları

İki farklı kişi aynı şikayetle başvurduğunda, örneğin sürekli yorgunluk ve unutkanlık, klasik değerlendirme normal sınırlar içinde sonuçlanabilir. Kişi rahatsızlığını ifade eder ancak laboratuvar verileri bu durumu açıklamaz. Fonksiyonel tıp tam bu noktada devreye girer ve vücudun işleyişindeki düşüşleri, henüz patolojik sınırı aşmadan tespit etmeyi amaçlar.

Klasik tıp hastalığın varlığına odaklanır. Kan şekeri 126 mg/dL üzerindeyse diyabet tanısı konur, altındaysa sağlıklı kabul edilir. Fonksiyonel yaklaşım ise bu keskin çizgiyi bulanıklaştırır. 100 ile 125 arasındaki değerler, insülin direncinin habercisi olarak değerlendirilir ve metabolik sistemde bir arıza olduğu kabul edilir. Amaç sadece tanı koymak değil, sistemin neden verim düşüklüğü yaşadığını anlamaktır.

Bu iki yaklaşım arasındaki temel ayrım referans aralıklarında kendini gösterir. Klasik laboratuvarlar genel popülasyona göre belirlenmiş geniş bantları kullanır. Fonksiyonel tıp ise optimal fonksiyon gösteren bireylerin verilerine dayanan daha dar ve hassas aralıklar tercih eder. Tiroid stimulan hormon için klasik tıp 0,4 ile 4,0 mIU/L aralığını normal kabul ederken, fonksiyonel değerlendirme 1,0 ile 2,5 aralığını hedefler. Bu farklılık, özellikle sınır değerlerde kalan ve şikayetleri göz ardı edilen kişiler için belirleyici olabilir.

Test seçimi de farklılık gösterir. Standart tahliller organ hasarını veya aktif enfeksiyonu gösterir. Fonksiyonel testler ise detoksifikasyon enzimlerinin aktivitesini, bağırsak geçirgenliğini, besin ögesi metabolizmasını ve hormonların doku düzeyindeki etkisini ölçer. Örneğin B12 vitamini klasik tahlilde normal çıkabilir ancak metilmalonik asit testi hücre içi kullanım bozukluğunu ortaya koyabilir.

Bireyselleştirme bu yaklaşımın merkezinde yer alır. Aynı şikayetle gelen iki kişiye farklı test paneli uygulanabilir. Biri için bağırsak mikrobiyota analizi öncelikliyken diğeri için adrenal fonksiyon değerlendirmesi daha anlamlı olabilir. Bu durum, kişinin genetik yapısı, yaşam tarzı, çevresel maruziyetleri ve sağlık öyküsünün birlikte değerlendirilmesiyle belirlenir.

Sonuçların yorumlanış biçimi de ayrılır. Klasik tıpta tek bir değer tek başına yorumlanır. Fonksiyonel tıpta ise birden fazla parametre arasındaki ilişki, trendler ve kişinin kendi geçmiş değerleriyle karşılaştırma yapılır. Kan şekeri, insülin ve hemoglobin A1c birlikte ele alınarak glukoz metabolizmasının genel resmi çizilir. Bu bütünsel bakış, tedavi stratejisinin de çok yönlü şekillenmesini sağlar.

fonksiyonel tip testleri1 Fonksiyonel Tıpta Hangi Testler Yapılır?

Metabolik ve Biyokimyasal Değerlendirme Testleri

Kan şekeri, insülin ve hemoglobin A1c birlikte ele alınarak glukoz metabolizmasının genel resmi çizilir. Bu bütünsel bakış, tedavi stratejisinin de çok yönlü şekillenmesini sağlar. Fonksiyonel tıbbın laboratuvar değerlendirmeleri, bu yaklaşımı tüm biyokimyasal süreçlere yayar. Tek bir değerin normal sınırlarda olması yeterli görülmez. İnsülin direnci, glukoz tolerans bozukluğunun erken evreleri veya karaciğer enzimlerindeki hafif yükselmeler, birlikte yorumlanarak vücuttaki enerji üretim ve kullanımının tam görüntüsü ortaya konur.

Kan lipid profili de benzer şekilde detaylı incelenir. Total kolesterol, LDL, HDL ve trigliserid değerlerinin yanı sıra lipoprotein parçacık büyüklükleri, okside LDL düzeyleri ve lipoprotein a değerleri değerlendirmeye alınır. Bu sayede damar sağlığı riski çok daha isabetli şekilde belirlenir. Ayrıca homosistein düzeyi ölçülerek B vitamini eksikliklerine bağlı kardiyovasküler yatkınlık ve metilasyon bozuklukları saptanır.

Karaciğer ve Böbrek İşlevlerinin Derinlemesine İncelenmesi

Karaciğer fonksiyon testleri sadece ALT ve AST değerleriyle sınırlı kalmaz. GGT, alkalen fosfataz ve bilirubin düzeyleri bir arada değerlendirilir. Karaciğer detoksifikasyon kapasitesi, faz 1 ve faz 2 enzim aktiviteleri üzerinden dolaylı olarak anlaşılmaya çalışılır. Amonyak düzeyleri, albumin ve globulin oranları, pıhtılaşma faktörleri de bu organın sentetik yeteneği hakkında bilgi verir.

Böbrek işlevleri ise kreatinin ve üre nitrogenunun yanı sıra idrar analizleriyle desteklenir. Mikroalbuminüri, erken böbrek hasarının habercisidir. Elektrolit dengesi, asit-baz durumu ve minerallerin idrarla atılım hızı, böbreklerin düzenleyici rolünü tam olarak gösterir.

İltihap ve Oksidatif Stres Belirteçleri

Kronik düşük düzeyli iltihap, birçok hastalığın ortak zeminidir. C-reaktif protein, özellikle yüksek duyarlılıklı ölçüm yöntemiyle takip edilir. Ferritin, fibrinojen ve sedimentasyon hızı gibi diğer iltihap belirteçleri de klinik tabloya ışık tutar. Sitokin düzeyleri gerektiğinde daha ileri düzeyde incelenir.

Oksidatif stres, hücresel yaşlanma ve hastalık oluşumunda merkezi bir rol üstlenir. Total antioksidan kapasite, malondialdehit gibi lipid peroksidasyon ürünleri ve süperoksit dismutaz gibi enzim aktiviteleri ölçülerek vücudun serbest radikallerle baş etme gücü değerlendirilir. Bu veriler, antioksidan destek protokollerinin planlanmasında yol gösterir.

Tiroid ve Böbrek Üstü Bezleri İçin Genişletilmiş Panel

Tiroid hormonları sadece TSH ile değerlendirilmez. Serbest T3, serbest T4, ters T3 ve tiroid antikorları birlikte bakılır. Hormonların dokulara etkisi, demir, selenyum ve çinko gibi kofaktörlerin varlığına bağlıdır. Bu nedenle mineral durumu da eşzamanlı incelenir.

Böbrek üstü bezi fonksiyonları, kortizolün günlük salınım ritmi üzerinden değerlendirilir. Sabah ve akşam tükürük örneklerinde kortizol ölçümü, kronik yorgunluk sendromu ve stresle ilişkili bozukluklarda adrenal yeterlilik hakkında doğrudan bilgi sağlar. DHEA-sülfat ve aldosteron düzeyleri de gerektiğinde eklenir.

Bütün bu biyokimyasal veriler, kişinin beslenme öyküsü, yaşam tarzı ve semptomlarıyla birleştirildiğinde, sağlığın altında yatan nedenlere ulaşmayı mümkün kılar. Tedavi planı, bu zengin veri setinden hareketle kişiye özel olarak oluşturulur.

Bağırsak Mikrobiyota ve Gıda Reaktivitesi Testleri

Sindirim sistemi şikayetleriyle başvuran bir kişide, klasik değerlendirme yapısal bir sorun göstermese bile şişkinlik, düzensiz dışkılama veya yorgunluk devam edebilir. İşte bu noktada bağırsak mikrobiyotasının detaylı incelenmesi ve gıdalara olan reaksiyonların belirlenmesi, semptomların kaynağını aydınlatır.

fonksiyonel tip testleri2 Fonksiyonel Tıpta Hangi Testler Yapılır?

Bağırsak mikrobiyota analizi, bağırsak florasındaki bakteri, maya ve parazit popülasyonunu nicel ve nitel olarak ortaya koyar. Yüksek duyarlıklı sekanslama yöntemleriyle yapılan bu inceleme, faydalı bakterilerin azlığı, zararlı mikroorganizmaların aşırı çoğalması veya çeşitlilik kaybı gibi dengesizlikleri saptar. Özellikle Dysbiosis olarak adlandırılan bu durum, bağırsak geçirgenliğinin artmasına, sistemik inflamasyona ve otoimmün süreçlerin tetiklenmesine zemin hazırlayabilir. Ayrıca sindirim enzimlerinin yeterliliği, mukus tabakasının durumu ve inflamatuar belirteçler de aynı örnekten değerlendirilebilir.

Gıda reaktivitesi testleri ise üç farklı mekanizmayı ele alır. IgE aracılıklı tipik alerji testleri, ani ve şiddetli reaksiyonlara yol açan gıdaları belirler. IgG ve IgA antikor testleri, gecikmiş tip hipersensitivite reaksiyonlarını tespit ederek kronik inflamasyonun gizli tetikleyicilerini ortaya çıkarır. Bunların yanı sıra laktoz, fruktoz gibi karbonhidratların emilim bozukluklarını gösteren nefes testleri de sık kullanılan yöntemler arasındadır. Örneğin fruktoz malabsorpsiyonu, karın ağrısı ve gaz şikayetlerinin sık görülen ama az tanınan nedenlerinden biridir.

Bu iki test grubunun birlikte yorumlanması önem taşır. Mikrobiyota bozukluğu olan bir kişide, gıda reaktiviteleri daha sık ve belirgin seyredebilir. Çünkü sağlıklı bağırsak bariyeri bozulduğunda, sindirilmemiş gıda parçacıkları ve toksinler kana geçer. Bu durum bağışıklık sistemini sürekli uyarıcı bir hal alır. Tedavi planı hazırlanırken önce mikrobiyota dengesinin düzeltilmesi hedeflenir, ardından gıda reaktiviteleri gözden geçirilir. Böylece kişi, gereksiz yere uzun süre gıda kısıtlaması yapmaktan kurtulur.

Test sonuçlarına göre probiyotik, prebiyotik veya antimikrobiyal destekler kişiye özel seçilir. Gıda rotasyon diyetleri, eliminasyon protokolleri ve bağırsak bariyerini onarıcı besin ögeleri tedavinin temel taşlarını oluşturur. Her bireyin bağırsak ekosistemi eşsizdir, bu nedenle uygulanan yaklaşım da bireyselleştirilmelidir.

Hormonal Denge ve Genetik Yatkınlık Testleri

Kronik yorgunluk, kilo değişimleri, uyku düzensizlikleri veya anlamsız bir tükenmişlik hissi yaşayan birinin sorununun sadece tek bir hormonda yatmama olasılığı oldukça yüksektir. Fonksiyonel tıp bu noktada endokrin sistemi izole organlar olarak değil, tiroid, adrenal bezler, overler ve hipofiz arasındaki sürekli iletişimi göz önünde bulundurarak inceler. Bu yaklaşım sayesinde bir hormonun yüksek ya da düşük çıkması, o organın tek başına yetersizliği olarak yorumlanmaz. Tersine, geri bildirim döngülerindeki kırılmalar, dönüştürme enzimlerinin yetersizliği veya hücre zarındaki reseptör duyarlılığındaki azalma gibi daha derin mekanizmalar araştırılır.

Tiroid fonksiyonları değerlendirilirken klasik yaklaşımda genellikle sadece TSH bakılır. Oysa fonksiyonel değerlendirmede serbest T3, serbest T4, ters T3, anti-TPO ve anti-tiroglobulin antikorları birlikte incelenir. Özellikle ters T3 yüksekliği, vücudun aktif T3 hormonunu pasif forma çevirerek bir koruma mekanizması geliştirdiğini gösterir. Bu durum, sadece TSH değeri normal sınırlarda olan ancak şikayetleri devam eden kişilerde sıklıkla atlanan bir ayrıntıdır. Aynı şekilde adrenal bezlerin durumu, tek seferlik kortizol ölçümüyle anlaşılamaz. Gün içindeki salınım ritmini gösteren tükrük kortizol profili ve DHEA-s düzeyleri, kronik stresin endokrin sisteme etkisini çok daha net ortaya koyar.

Üreme hormonları değerlendirilirken de benzer bir bütünlük söz konusudur. Östrojen, progesteron ve testosteronun mutlak değerlerinin yanı sıra bunların birbirine oranı ve metabolizma yolları incelenir. Örneğin östrojenin 2-hidroksi, 4-hidroksi ve 16-hidroksi metabolitlerinin dağılımı, hormonal kanser riski ve detoksifikasyon kapasitesi hakkında önemli ipuçları verir. Bu detaylı analiz, semptom yönetiminin ötesinde, uzun vadeli sağlık risklerini öngörme olanağı tanır.

Genetik testler fonksiyonel tıpta kaderi belirleyen değil, eğilimleri ortaya çıkaran araçlar olarak konumlandırılır. MTHFR gen varyantları, folat döngüsündeki enzim aktivitesini etkileyerek homosistein metabolizması, metilasyon ve nörotransmitter sentezi üzerinde rol oynar. COMT genotipi, katekolaminlerin parçalanma hızını değiştirerek stres yanıtı ve duygusal regülasyonla ilişkilidir. ApoE varyantları ise kardiyovasküler risk ve alzheimer yatkınlığı açısından değerlendirilir. Bu genetik bilgiler tek başına hastalık öngörmez. Ancak çevresel tetikleyicilerle birleştiğinde, kişinin hangi yaşam tarzı değişikliklerine daha fazla ihtiyaç duyduğu netleşir.

Nutrigenomik testler, besin ögelerinin gen ifadesini nasıl modüle ettiğini anlamaya yardımcı olur. Vitamin D reseptör genotipi, D vitamini takviyesine yanıtı etkiler. Kafein metabolizma hızı, CYP1A2 genine bağlı olarak kişiden kişiye değişir. Bu tür bilgiler, standart önerilerin ötesinde, kişinin biyokimyasal yapısına uygun beslenme stratejilerinin geliştirilmesini mümkün kılar. Genetik yatkınlık testleri, vücudun zayıf halkalarını göstererek koruyucu hekimliği kişiselleştirir ve hastalık gelişmeden önce müdahale edilecek alanları belirginleştirir.

Çevresel Toksin ve Besin Ögesi Analizleri

Bir kişi yıllardır süren yorgunluk, baş ağrısı ve konsantrasyon güçlüğü ile hekimden hekime dolaşabilir. Tüm rutin tetkikleri normal çıktığı halde şikayetler geçmeyebilir. İşte bu noktada çevresel toksin yükü ve besin ögesi dengesizlikleri gizli birer tetikleyici olarak ortaya çıkabilir. Fonksiyonel tıp, vücudun maruz kaldığı iç ve dış çevresel faktörleri sistematik şekilde inceleyerek bu tür vakalarda aydınlatıcı bilgiler sunar.

Ağır metal analizleri bu değerlendirmenin önemli bir parçasını oluşturur. Kurşun, civa, kadmiyum ve arsenik gibi elementler endüstriyel kirlenme, kontamine gıdalar veya eski boya katmanları yoluyla birikim yapabilir. Saç mineral analizi veya idrar provokasyon testleri ile bu maddelerin vücut yükü ölçülebilir. Özellikle amalgam dolgular, büyük balık tüketimi veya mesleki maruziyet öyküsü olan bireylerde bu inceleme hayati önem taşır. Ağır metaller sinir sistemi, endokrin bezler ve karaciğer detoksifikasyon yollarını baskılayarak kronik hastalıkların zeminini hazırlayabilir.

Toksin yükü değerlendirmesi sadece metallere sınırlı değildir. Pestisit kalıntıları, plastiklerden sızan ftalatlar ve bisfenol A, yangısal maddeler ve küf toksinleri gibi çevre kimyasalları da detaylı analizlere tabi tutulabilir. Bu maddelerin vücuttaki birikimi, hormon reseptörlerini bloke edebilir, mitokondriyal fonksiyonu bozabilir ve oksidatif hasarı artırabilir. Fonksiyonel tıpta bu tür toksin profilleri, hastanın yaşadığı ortam, kullandığı ürünler ve beslenme alışkanlıkları ile birlikte değerlendirilerek maruziyet kaynakları belirlenir.

Besin ögesi analizleri ise diğer bir kritik boyutu temsil eder. Standart kan tahlilleri genellikle sadece serum düzeylerini gösterirken, fonksiyonel değerlendirmeler hücre içi mineral ve vitamin durumunu, organik asitler yoluyla metabolik yol fonksiyonunu ve esansiyel yağ asidi profilini ortaya koyabilir. Örneğin magnezyumun serum düzeyi normal görünürken hücre içi depoları ciddi şekilde tükenmiş olabilir. Benzer şekilde omega-3 ve omega-6 yağ asitleri arasındaki oran, iltihabi durumların bir göstergesi olarak incelenebilir. Antioksidan kapasite testleri, glutatyon düzeyleri ve B vitamin metabolitleri de bu kapsamda değerlendirilen parametreler arasındadır.

Bu analizlerin en değerli yönü, yalıtılmış veriler sunmamasıdır. Ağır metal yükü yüksek bir bireyde aynı zamanda selenyum veya çinko gibi detoksifikasyon için gerekli minerallerin eksikliği tespit edilebilir. Bu durum, toksinlerin vücuttan atılımını daha da güçleştiren bir kısır döngü yaratmış olabilir. Besin ögesi analizleri ile çevresel toksin değerlendirmesinin bir arada yorumlanması, tedavi planının hem temizleyici hem de destekleyici yönlerini aynı anda kapsamasını sağlar.

fonksiyonel tip testleri3 Fonksiyonel Tıpta Hangi Testler Yapılır?

Bütüncül Tedaviye Geçiş ve Kişiselleştirilmiş Uygulamalar

Çevresel toksin değerlendirmesinin ardından ortaya çıkan tablo, kişinin biyokimyasal yapısıyla birleştiğinde tamamen özgün bir tedavi haritası oluşur. İki farklı bireyde aynı semptomlar görülse bile test sonuçları farklı çıktığında uygulanacak yöntemler de ayrılır. Bu noktada fonksiyonel tıbbın asıl gücü, verileri yorumlama biçiminde ortaya çıkar.

Test bulgularına dayalı tedavi planlaması, vücudun çeşitli düzeylerinde eş zamanlı müdahale gerektirir. Sindirim sistemindeki düzensizlikler düzeltilirken karaciğer detoksifikasyon kapasitesi desteklenir, hormon dengesi yeniden kurulur ve hücresel beslenme iyileştirilir. Bu süreçte tek bir organa odaklanmak yerine, vücut sistemlerinin birbirleriyle olan ilişkisi gözetilir. Örneğin tiroid hormonlarındaki bir bozukluk, bağırsak geçirgenliği artışı ve oksidatif stresle birlikte değerlendirilmeden yalnızca ilaçla baskılanırsa altta yatan nedenler çözülmeden kalabilir.

Kişiye Özel Tedavi Bileşenleri

Her birey için oluşturulan protokol, beslenme düzeninden yaşam tarzı değişikliklerine, hedeflenen takviyelerden destekleyici uygulamalara kadar genişler. Gıda reaktivite testi sonucunda belirlenen hassasiyetler elimine edilirken, eksik görülen besin ögeleri doğal kaynaklarla veya farmasötik formülasyonlarla tamamlanır. Genetik yatkınlık analizleri, hangi besin maddelerinin daha fazla öne çıkarılması gerektiğini gösterir. MTHFR gen varyantı taşıyan birinde folat metabolizması farklı işlediğinden, standart folik asit yerine metile aktif form tercih edilir.

Destekleyici uygulamalar arasında IV terapiler, ozon uygulamaları, nöralterapi ve hacamat gibi yöntemler yer alır. Bu seçeneklerden hangisinin ne ölçüde devreye gireceği, kişinin mevcut fizyolojik durumuna göre belirlenir. Ağır metal yükü yüksek olan birinde öncelik bağışıklık güçlendirme ve detoksifikasyon yollarını açmaya verilirken, kronik yorgunluk ve sindirim şikayetleri ön planda olan başka birinde bağırsak florası restorasyonu öne çıkar.

Süreç İzleme ve Dinamik Düzenlemeler

Tedavi planı sabit bir reçete değil, canlı bir doküman olarak ele alınır. Belirli aralıklarla yapılan tekrar testleri, vücuttaki değişimi somut verilerle gösterir. Başlangıçta yüksek çıkan inflamatuar belirteçler düştükçe beslenme protokolü gevşetilebilir, tamamlayıcı destekler azaltılabilir. Bazı durumlarda ise beklenmedik bir yanıt ortaya çıkar ve yön değiştirmek gerekir. Bu esneklik, fonksiyonel yaklaşımı klasik tedavi kalıplarından ayıran temel özelliklerden biridir.

Sonuç olarak bütüncül tedavi, test verilerini kişinin yaşam öyküsüyle birleştiren, sürekli gözden geçirilen ve bireyin kendi sağlık yolculuğunda aktif rol aldığı bir süreçtir. Amacı semptomları bastırmak değil, vücudun kendi denge mekanizmalarını yeniden devreye sokmaktır.

Bir sabah halsizlik, sindirim şikayetleri ve tekrarlayan baş ağrılarıyla uyanan birinin klasik tıpta her şeyin normal çıkması, aslında vücudun sessizce verdiği işaretlerin gözden kaçtığını gösterir. Fonksiyonel tıp testleri tam da bu noktada devreye girer. Metabolik detaylardan bağırsak florasına, hormon dalgalanmalarından çevresel yüklerin izine kadar geniş bir yelpazede inceleme olanağı sunar. Bu yaklaşım, kişiye özgü veriler ışığında neden-sonuç ilişkisini kurmayı ve tedaviyi buna göre şekillendirmeyi mümkün kılar.

Test seçimi yaş, cinsiyet, şikayet öyküsü, beslenme alışkanlıkları ve yaşam tarzı gibi pek çok değişkene bağlı olarak farklılık gösterir. Kimi birey için bağırsak mikrobiyota analizi öncelikli olurken, başka biri için hormon profili ya da ağır metal tarama daha anlamlı bilgiler içerebilir. Önemli olan, verilerin yalnızca sayılar olarak kalması değil, bunların kişinin günlük hayatına nasıl yansıyacağını anlamasıdır. Fonksiyonel tıbbın asıl gücü, biyokimyasal gerçekliği yaşam pratiğiyle bir araya getirerek, bireyin kendi sağlığı üzerinde bilinçli tercihler yapabilmesini sağlamasındadır. Bu yolculukta testler birer rehberdir ve doğru yorumlandıklarında, vücudun kendini onarma kapasitesini harekete geçirmek için somut adımlar atılabilir.

https://sinanakkurt.com.tr/dr-sinan-akkurt/

Dr. Sinan AkkurtFonksiyonel Tıp, Longevity ve Biyorezonans alanlarında çalışan, ulusal ve uluslararası kongrelerde konuşmacı olarak yer alan Tıp Doktoru ve Tıbbi Biyokimya Doktoru.Dr. Sinan Akkurt, 2000 yılında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden mezun olmuş, meslek hayatına Manisa'da Aile Hekimi olarak başlamıştır. Dokuz yıl süren kamu hizmetinin ardından akademik kariyerine yönelerek Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı'nda doktora eğitimini tamamlamış ve Tıbbi Biyokimya Doktoru (PhD) unvanını almıştır.Mesleki gelişimini yalnızca klasik tıp ile sınırlamayan Dr. Sinan Akkurt; Fonksiyonel Tıp, Fonksiyonel İmmünoloji, Biyorezonans, Ozon Tedavisi, Akupunktur, Fitoterapi, Homeopati, Mezoterapi, Proloterapi, Hirudoterapi, Apiterapi, GAPS yaklaşımı, Hipnoz ve Psikolojik Kinezyoloji başta olmak üzere çok sayıda tamamlayıcı tıp alanında yurt içi ve yurt dışında ileri düzey eğitimler almıştır.2007 yılından bu yana İzmir Bornova'daki özel kliniğinde hizmet veren Dr. Sinan Akkurt; Fonksiyonel Tıp, Longevity (Sağlıklı Yaş Alma), Biyorezonans, bağırsak sağlığı ve mikrobiyota, kronik hastalıklar, otoimmün hastalıklar, sigara ve alkol bağımlılığı tedavileri ile destekleyici onkoloji alanlarında çalışmalarını sürdürmektedir.