Dr Sinan Akkurt

  0530 387 4687   Bornova / İzmir

BlogOtoimmun HastalıklarMS hastalığı tedavi edilirse tamamen geçer mi?

MS hastalığı tedavi edilirse tamamen geçer mi?

Medicinal 1 MS hastalığı tedavi edilirse tamamen geçer mi?

MS hastalığı

MS hastalığı yani Multiple Skleroz, beyin ve omurilikteki sinir liflerini saran miyelin kılıfına yönelik otoimmün bir saldırı sonucu gelişen, ilerleyici bir hastalık olarak tanımlanır. Miyelin, sinir sinyallerinin hızlı ve düzenli iletimini sağlayan yağlı bir tabakadır ve bu yapının hasar görmesi, vücudun farklı bölgelerinde uyuşma, karıncalanma, görme bozuklukları, denge sorunları ve yorgunluk gibi çeşitli belirtilere yol açar. Hastalığın seyri kişiden kişiye değişkenlik gösterse de, çoğu zaman ataklar ve remisyon dönemleri şeklinde ilerler. Geleneksel yaklaşımda MS tedavisi, ağırlıklı olarak atakları azaltmaya ve hastalığın ilerlemesini yavaşlatmaya odaklanır. Ancak son yıllarda artan bilimsel kanıtlar, bu hastalığın yalnızca ilaçlarla değil, beslenme düzeni, bağırsak sağlığı, yaşam tarzı değişiklikleri ve bütüncül destek yöntemleriyle birlikte ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Otoimmün bir rahatsızlık olan MS, vücudun kendi dokularına karşı geliştirdiği bir savunma hatasıdır. Bu nedenle tedavi stratejileri, yalnızca belirtileri baskılamakla kalmayıp, bağışıklık sisteminin dengesini yeniden kurmaya ve miyelin hasarını onarmaya yönelik adımları içermelidir. Miyelin plaklarının oluşumu ve ilerlemesi, sindirim sistemi sağlığı, besin duyarlılıkları, stres düzeyleri ve çevresel toksin maruziyeti gibi faktörlerden etkilenebilir. Bu bağlamda hastalığın seyrini değiştirmek, hatta bazı vakalarda plakların geriletilmesini desteklemek, çok yönlü bir planlamayla mümkün hale gelir. Aşağıdaki bölümlerde, MS hastalığının altta yatan mekanizmaları, beslenme ve bağırsak sağlığı ile ilişkisi, yaşam tarzı düzenlemelerinin önemi, vitamin ve mineral destekleri ile bütüncül yaklaşımların hastalık üzerindeki etkileri detaylı bir şekilde ele alınacaktır.

Otoimmün Mekanizma ve Miyelin Hasarı

Multiple Skleroz, merkezi sinir sistemindeki miyelin kılıfına yönelik bir otoimmün saldırı sonucu gelişir. Miyelin, sinir liflerini koruyan ve elektriksel sinyallerin hızlı iletimini sağlayan yağlı bir tabakadır. Bu yapıya karşı başlatılan bağışıklık yanıtı, enflamatuar süreçlerle birlikte plak oluşumuna yol açar. Zamanla bu plaklar sinir iletimini bozar ve hastalığın klinik bulguları ortaya çıkar.

Otoimmün hastalıkların kökeninde genetik yatkınlık ile çevresel tetikleyicilerin etkileşimi yatar. MS için bilinen başlıca risk faktörleri arasında D vitamini eksikliği, sigara kullanımı, Ebstein-Barr virüsü enfeksiyonu ve adolesan dönemdeki obezite yer alır. Bu faktörler bağışıklık sisteminin kendi dokularını tanıyamamasına ve saldırmasına zemin hazırlar.

Bağırsak mikrobiyomunun otoimmün süreçlerdeki rolü son yıllarda önemli ölçüde araştırılmaktadır. Barsak duvarı geçirgenliğinin artması, endotoksinlerin kana karışmasına ve sistemik enflamasyonun yükselmesine neden olur. Bu durum bağışıklık hücrelerinin merkezi sinir sistemine yönelmesini kolaylaştırır. Sağlıklı bir bağırsak florası, düzenlenmiş T hücre yanıtlarıyla otoimmün saldırıların baskılanmasına katkıda bulunur.

Miyelin hasarının erken evrelerinde remiyelinizasyon potansiyeli korunur. Ancak uzun süren enflamasyon oligodendrosit ölümüne ve aksonal hasara yol açarak geri dönüşümsüz hasarlar oluşturur. Bu nedenle hastalığın erken döneminde müdahale edilmesi, sinir dokusunun korunması açısından kritik öneme sahiptir.

Tedavi stratejileri temelde iki hedefe yöneliktir. Birincisi akut atakların baskılanması ve hastalık aktivitesinin azaltılmasıdır. İkincisi ise uzun vadede bağışıklık sisteminin dengelenmesi ve sinir dokusu onarımının desteklenmesidir. Farmakolojik tedaviler yanında beslenme düzenlemeleri, bağırsak sağlığının iyileştirilmesi ve bireye özel destek protokolleri bu süreçte tamamlayıcı işlev görür.

MS hastalığı tedavi edilirse tamamen geçer mi?
MS hastalığı tedavi edilirse tamamen geçer mi?

Biorezonans yöntemi, otoimmün düzenlemeye yönelik bütüncül yaklaşımlar arasında değerlendirilir. Bu teknikte vücudun elektromanyetik frekansları ölçülerek dengesizlikler tespit edilir ve düzeltici frekanslar uygulanır. Yöntemin amacı bağışıklık sisteminin aşırı yanıtını modüle etmek ve vücudun kendi düzenleyici mekanizmalarını desteklemektir. Ancak bu uygulamanın etkinliği konusunda klinik çalışmalar sınırlıdır ve yaklaşım her zaman bilimsel kanıta dayalı tedavilerle birlikte değerlendirilmelidir.

Hastalık seyrinde plakların geriletilmesi veya stabilize edilmesi, multifaktöryel bir yönetim gerektirir. Antiinflamatuar beslenme, stres azaltımı, düzenli fiziksel aktivite ve uygun takviyelerin bir arada kullanılması, merkezi sinir sistemi üzerinde koruyucu etki oluşturabilir. Bu entegre yaklaşım, hastalığın ilerlemesini yavaşlatma ve yaşam kalitesini sürdürme potansiyeli taşır.

Beslenme ve Bağırsak Sağlığı

Bağırsak ile beyin arasındaki çift yönlü iletişim ağı, otoimmün hastalıkların yönetiminde kritik bir kavram haline gelmiştir. Bağırsak duvarının geçirgenliğinde artış, sindirim sisteminden kana geçen yabancı proteinlerin bağışıklık sistemini tetiklemesine yol açabilir. Bu durum MS gibi otoimmün süreçlerde klinik tablonun ağırlaşmasına katkıda bulunur.

Gluten ve süt ürünleri üzerine yapılan çalışmalar, bu gıdaların bazı bireylerde inflamatuar yanıtı artırabileceğini göstermektedir. Glutenin sindirim ürünleri, bağırsak duvarındaki tight junction proteinlerini etkileyerek geçirgenliği değiştirebilir. Laktoz ve kazein içeren süt ürünleri de benzer şekilde bağışıklık sistemini uyarabilir. Her hastada bu duyarlılık aynı düzeyde olmasa da, beslenme planında geçici eliminasyon ve sonrasında sistematik reintrodüksiyon, kişiye özel hassasiyetlerin belirlenmesini sağlar.

Antiinflamatuar beslenme modeli temel olarak bitki ağırlıklı, işlenmemiş gıdalara dayanır. Omega-3 yağ asitleri açısından zengin yağlı balıklar, zeytinyağı, renkli sebzeler, yapraklı yeşillikler ve antioksidan içeriği yüksek meyveler bu yaklaşımın temel taşlarıdır. Kızartılmış gıdalar, trans yağlar, rafine şeker ve işlenmiş et ürünleri ise proinflamatuar sitokin salınımını destekleyerek merkezi sinir sistemi iltihabını kötüleştirebilir.

Bağırsak mikrobiyomunun dengesi, T regülatör hücre fonksiyonları üzerinden bağışıklık toleransını şekillendirir. Probiyotik gıdalar ve prebiyotik lif kaynakları, faydalı bakteri popülasyonunu destekler. Fermente sebzeler, kefir, ev yoğurdu ve lif bakımından zengin sebzeler mikrobiyom çeşitliliğini artırır. Bu çeşitlilik, bağırsak duvarı bütünlüğünün korunması ve sistemik inflamasyonun azaltılması açısından önem taşır.

Akşam öğününün zamanlaması ve içeriği de göz ardı edilmemelidir. Geç saatlerde alınan ağır öğünler, bağırsak hareketlerini ve uyku kalitesini olumsuz etkileyebilir. Sindirim sistemi dinlenme durumundayken onarım süreçleri daha etkin işler. Bu nedenle akşam yemeklerinin erken saatlerde ve hafif içerikli olması, hem gastrointestinal hem de nörolojik iyileşme için uygun ortam oluşturur.

Yaşam Tarzıve MS

Uyku düzeninin gastrointestinal sistem üzerindeki iyileştirici etkisi, sinir sistemi için de geçerlidir. Yeterli ve kaliteli uyku, otoimmün süreçlerin yatıştırılmasında temel bir faktördür. MS tanısı alan bireylerde uyku bozuklukları hem hastalık seyrini olumsuz etkileyen hem de ayrı bir semptom olarak karşımıza çıkan bir durumdur. Düzenli uyku saatleri, karanlık ortam ve elektronik cihazlardan uzak durma alışkanlığı, remyelinizasyon süreçlerini destekler.

Fiziksel aktivitenin dozu ve türü kişiye özel planlanmalıdır. Aşırı yorucu egzersizler otoimmün yanıtı tetikleyebilirken, ılıman düzeyde düzenli hareket kas tonusunu korur, dolaşımı iyileştirir ve depresif belirtilerin hafiflemesine katkı sağlar. Su içi egzersizleri, yoga veya yürüyüş gibi düşük etkili seçenekler, vücut sıcaklığını aşırı yükseltmeden kas gücünün sürdürülmesine yardımcı olur. Vücut ısısının artması MS semptomlarını geçici olarak kötüleştirebileceğinden, serin ortamlarda yapılan aktiviteler tercih edilmelidir.

Psikososyal faktörler otoimmün hastalıklarda göz ardı edilmemesi gereken bir boyuttur. Kronik bir rahatsızlıkla yaşamak, iş gücü kaybı, sosyal rollerde değişim ve gelecek belirsizliği gibi unsurlar ruhsal yükü artırır. Bu yükün bedensel düzeyde karşılığı, hipotalamus hipofiz adrenal aksın aşırı aktive olması ve proinflamatuar sitokin salınımının yükselmesidir. Bilişsel davranışçı teknikler, nefes egzersizleri, meditasyon veya mindfulness pratiği bu aksın dengeye kavuşmasına destek verir.

Sosyal destek ağının güçlü olması, tedavi uyumunu ve genel iyilik halini olumlu yönde etkiler. Aile içi iletişimin açık olması, gerektiğinde profesyonel psikolojik destek alınması ve hasta dernekleri gibi topluluklara dahil olunması, yalnızlık hissini azaltır. Çalışma hayatında esnek düzenlemeler, enerji yönetimini kolaylaştırır ve nöbetler arası dönemlerde aktif kalma olanağı tanır.

Çevresel toksinlere maruziyetin sınırlandırılması yaşam tarzı düzenlemelerinin bir parçasıdır. Plastik içeren mutfak eşyalarının cam veya paslanmaz çelik alternatiflerle değiştirilmesi, kişisel bakım ürünlerinde ftalat ve paraben içermeyen seçeneklere yönelinmesi, ev temizliğinde doğal malzemelerin kullanılması vücut yükünü hafifletir. Sigara kullanımı MS seyrini hızlandıran ve tedavi yanıtını olumsuz etkileyen en önemli modifiye edilebilir risk faktörlerinden biridir. Bırakma sürecinde nikotin replasmanı yerine, akupunktur veya bitkisel destekler gibi tamamlayıcı yöntemler değerlendirilebilir.

Vitamin ve Mineral Destekleri

MS sürecinde besin ögelerinin yetersiz alımı veya artan metabolik ihtiyaçlar, hastalığın seyrini etkileyebilecek önemli faktörler arasında yer alır. Doğru seçilmiş mikro besin ögeleri, sinir hücrelerinin korunması, otoimmün yanıtın düzenlenmesi ve enerji metabolizmasının desteklenmesi açısından kritik işlev görür. Ancak bu desteklerin rastgele değil, bireyin laboratuvar bulguları, beslenme alışkanlıkları ve hastalık evresi göz önünde bulundurularak planlanması gerekir.

D vitamini MS patogenezinde en çok çalışılan mikro besin ögesidir. Yüksek enlemde yaşayan popülasyonlarda hastalık sıklığının artması, bu vitaminin immunmodülatör rolüne dikkat çekmektedir. D vitamini, T hücrelerinin düzenleyici fonksiyonlarını destekler ve proinflamatuar sitokin salınımını baskılar. Yaz aylarında güneş maruziyeti artırılabilir, kış döneminde ise kan düzeyine göre takviye planlanabilir. Günlük dozajın 4000 IU üzerine çıkılması uzman denetiminde olmalıdır.

B12 vitamini ve folat sinir sistemi bütünlüğü için elzemdir. MS tanısı konulan kişilerde B12 eksikliği sık görülür ve bu durum miyelin hasarını daha da belirginleştirebilir. Oral veya sublingual formlar tercih edilebilir, metilkobalamin formu B12’nin aktif türevi olarak değerlendirilebilir. Folat takviyelerinde metilfolat formu, sentetik folik aside göre daha iyi biyoyararlanım sunar.

Magnezyum kas spazmları, yorgunluk ve uyku düzensizliği gibi MS semptomlarının yönetiminde yardımcı olabilir. Ayrıca NMDA reseptörlerinin düzenlenmesi üzerinden nöronal aşırı uyarılabilirliği azaltma potansiyeli taşır. Sitrat, glisinat veya malat formları gastrointestinal tolere edilebilirlik açısından oksit formuna üstünlük gösterir.

Omega-3 yağ asitleri EPA ve DHA içeriğiyle nöroinflamasyonu azaltıcı etki gösterir. Balık yağı veya algae kaynaklı formlar tercih edilebilir. Günlük 2000-3000 mg EPA+DHA kombinasyonu, kan inceltici ilaç kullananlarda dikkatli değerlendirilmelidir.

Antioksidanlar arasında E vitamini, selenyum ve glutation öncülleri nöronal hasara karşı koruyucu stratejiler olarak öne çıkar. Özellikle alfa lipoik asit, kan-beyin bariyerini geçebilme özelliğiyle MS’de nöroprotektif etki araştırmaları konusu olmuştur.

Bu takviyelerin etkinliği, bireyin bağırsak emilim kapasitesi ve beslenme temelinin yeterliliğiyle doğrudan ilişkilidir. Yüksek doz tek başına yaklaşım yerine, bütüncül değerlendirme sonucu oluşturulan kişiselleştirilmiş protokoller daha sürdürülebilir sonuçlar verir.

Biorezonans ve Bütüncül Yaklaşım

Multiple skleroz gibi otoimmün tabloların yönetiminde biorezonans, vücudun elektromanyetik alanındaki dengesizlikleri tespit ederek düzeltmeyi amaçlayan destekleyici bir yöntem olarak değerlendirilir. Bu teknik, hastalığa özgü frekans örüntülerini tanımlayıp uyumlu frekanslarla müdahale ederek immün sistemin aşırı reaksiyonlarını yatıştırmaya yardımcı olur. Özellikle otoimmün süreçlerde immün toleransın yeniden yapılandırılması, sadece semptomları baskılamaktan ziyade kök nedene yönelik bir strateji sunar.

Biorezonans uygulamaları, MS hastalığındaki miyelin plaklarının oluşumunu tetikleyen otoimmün aktiviteyi azaltma potansiyeli taşır. Yapılan frekans düzenlemeleri, bağışıklık hücrelerinin kendi dokularına saldırısını modüle ederek sinir kılıfının korunmasına katkıda bulunabilir. Bu süreçte plakların ilerlemesi yavaşlatılabilir ve erken evrelerde gerileme gözlemlenebilir. Ancak bu sonuçların alınabilmesi için yöntemin tek başına değil, kapsamlı bir yaşam planı eşliğinde uygulanması şarttır.

Bütüncül yaklaşımın temelinde, hastanın sosyal çevresi, uyku düzeni, fiziksel aktivite seviyesi ve psikosomatik durumunun bir arada ele alınması yatar. Biorezonans seansları, bu çerçevede sinir sistemi üzerindeki stres yükünü azaltan, parasempatik aktiviteyi artıran bir tamamlayıcı araç olarak konumlanır. Kişinin günlük ritminin, çalışma koşullarının ve ilişki dinamiklerinin gözden geçirilmesi, tedavinin sürdürülebilirliği açısından kritik öneme sahiptir.

Vitamin ve mineral desteklerinin etkinliği, biorezonans ile desteklendiğinde daha belirgin hale gelir. Çünkü frekans düzenlemeleri bağırsak emilimini ve hücresel kullanımı optimize ederek besin öğelerinin biyoyararlılığını artırabilir. Bu sinerji, özellikle B12, D vitamini ve eser elementlerin sinir dokusu onarımındaki rollerini güçlendirir. Kişiye özel hazırlanan protokoller, hastalığın evresine ve bireyin metabolik profiline göre ayarlanır.

Uzun vadede MS hastalığının durdurulması veya plakların geriletilmesi, yukarıda sıralanan tüm bileşenlerin eşzamanlı ve tutarlı şekilde yürütülmesine bağlıdır. Biorezonans bu bütüncül yapının bir parçası olarak, vücudun kendi kendini düzenleme kapasitesini harekete geçirir. Başarı, hastanın aktif katılımı ve yaşam tarzındaki kalıcı dönüşümlerle mümkün olur.

Hastalık Seyri

Multiple sklerozda iyileşme süreci, hastalığın evresi ve bireyin biyolojik yanıt kapasitesiyle doğrudan ilişkilidir. Erken evrede başlanan müdahaleler, ileri evrelere kıyasla çok daha olumlu sonuçlar doğurur. Miyelin kılıfında oluşan hasarın boyutu, sinir iletimindeki bozukluğun derinliğini belirler. Bu nedenle vücudun onarım mekanizmalarını desteklemek için geç kalınmaması önem taşır.

Aktif lezyonların olduğu dönemlerde, iltihabi süreç hızla yayılma eğilimindedir. Bu evrede beslenme düzenlemeleri, bağırsak florasının yeniden yapılandırılması ve otoimmün yanıtı baskılayıcı destekler kritik rol oynar. Lezyon aktivitesi durdurulduğunda, oligodendrosit hücreleri yeni miyelin oluşturma kapasitesini kısmen sürdürebilir. Bu doğal remiyelinizasyon yeteneği, uygun koşullarda güçlendirilebilir.

Uzun vadede beklenen sonuçlar üç ana kategoride değerlendirilebilir. Birincisi, hastalık aktivitesinin tamamen durdurulmasıdır. İkincisi, mevcut nörolojik fonksiyonların korunmasıdır. Üçüncüsü ise kısmi veya tam fonksiyonel iyileşmedir. Her bireyde bu hedeflere ulaşma olasılığı farklılık gösterir. Genç yaşta, hafif şikayetlerle başvuran ve yaşam tarzı değişikliklerine tam uyum sağlayan kişilerde, plak regresyonu ve semptom kaybı daha sık gözlemlenir.

Relapsing-remitting tip MS’de, ataklar arası dönemlerin uzatılması ve atak şiddetinin azaltılması ilk başarı kriteridir. Sekonder ilerleyici evreye geçişin önlenmesi, tedavinin asıl amacını oluşturur. Primer ilerleyici formda ise hastalık seyri daha dirençli olabilir, ancak fonksiyon kaybının yavaşlatılması her durumda mümkündür.

Biyolojik yaş, ek hastalıklar, toksin yükü ve genetik predispozisyon gibi faktörler, iyileşme hızını etkiler. Sigara kullanımı, aşırı işlenmiş gıda tüketimi ve kronik uyku bozuklukları, beklenen olumlu sonuçları olumsuz yönde değiştirebilir. Bunun aksine düzenli fiziksel aktivite, yeterli D vitamini düzeyleri ve düşük iltihabi yük taşıyan beslenme modeli, sinir sistemi plastisitesini artırır.

MS’nin tamamen geçip geçmeyeceği sorusuna net bir yanıt vermek gerekirse, bu hastalık konvansiyonel anlamda “yok edilebilen” bir rahatsızlık değildir. Ancak otoimmün sürecin baskılanması, miyelin hasarının durdurulması ve hatta geriye dönük onarım sağlanması mümkündür. Birey, yıllarca semptomsuz yaşam sürebilir, MR görüntülemede plak boyutları küçülebilir ve günlük yaşam kalitesi tamamen normale dönebilir. Bu durum klinik ve radyolojik olarak “remisyon” olarak tanımlanır ve birçok hasta için ulaşılabilir bir hedeftir.

Sonuç olarak MS’de başarı, hastalığı yok etmek değil, vücudun kendi kendini düzenleme ve onarma yeteneğini yeniden aktive etmek üzerine kuruludur. Bu aktive olmuş durumun sürdürülebilirliği, kişinin yaşam tarzı seçimlerine bağlıdır. Doğru yaklaşımla uzun yıllar stabil seyir sağlanabilir ve hastalık, bireyin hayatını domine eden bir unsur olmaktan çıkar.

Umut Dolu Bir Yol Haritası

MS yönetiminde en kritik unsur, hastalığı bir bütün olarak ele almak ve vücudun iyileşme potansiyeline güvenmektir. Miyelin kılıfına yönelik otoimmün saldırı durdurulduğunda, sinir dokusunun fonksiyonlarını koruması ve hatta kısmen yeniden yapılanması mümkün hale gelir. Bu noktada beslenme düzeni, bağırsak florasının dengesi, uyku kalitesi, fiziksel aktivite ve duygusal denge gibi faktörler bir arada düşünülmelidir. Tek bir yönteme sıkışıp kalmak yerine, kişiye özgü bir iyileşme protokolü oluşturmak uzun vadeli başarıyı belirler. Biorezonans desteği bu süreçte vücudun enerjetik dengesini yeniden kurarak otoimmün sürecin yavaşlatılmasına ve durdurulmasına katkı sağlar.

MS tanısı alan bireyler için gelecek karanlık değildir. Erken dönemde doğru müdahale edildiğinde, hastalığın seyri önemli ölçüde değiştirilebilir ve birey yıllarca semptomsuz yaşam sürebilir. Miyelin plaklarının geriletilmesi veya stabilize edilmesi, düzenli takip ile somut olarak gözlemlenebilir bir hedeftir. Temel amaç hastalığı yok etmek değil, vücudun kendi denge mekanizmalarını yeniden devreye sokarak hastalığın baskısını ortadan kaldırmaktır. Bu yaklaşımla MS, yaşam kalitesini düşüren bir tehdit olmaktan çıkıp, yönetilebilir bir sağlık durumuna dönüşür. Bilinçli yaşam seçimleri, doğru beslenme ve bütüncül destek yöntemleriyle her birey, sağlığının aktif yöneticisi olabilir.

https://sinanakkurt.com.tr/dr-sinan-akkurt/

Dr. Sinan AkkurtFonksiyonel Tıp, Longevity ve Biyorezonans alanlarında çalışan, ulusal ve uluslararası kongrelerde konuşmacı olarak yer alan Tıp Doktoru ve Tıbbi Biyokimya Doktoru.Dr. Sinan Akkurt, 2000 yılında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden mezun olmuş, meslek hayatına Manisa'da Aile Hekimi olarak başlamıştır. Dokuz yıl süren kamu hizmetinin ardından akademik kariyerine yönelerek Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı'nda doktora eğitimini tamamlamış ve Tıbbi Biyokimya Doktoru (PhD) unvanını almıştır.Mesleki gelişimini yalnızca klasik tıp ile sınırlamayan Dr. Sinan Akkurt; Fonksiyonel Tıp, Fonksiyonel İmmünoloji, Biyorezonans, Ozon Tedavisi, Akupunktur, Fitoterapi, Homeopati, Mezoterapi, Proloterapi, Hirudoterapi, Apiterapi, GAPS yaklaşımı, Hipnoz ve Psikolojik Kinezyoloji başta olmak üzere çok sayıda tamamlayıcı tıp alanında yurt içi ve yurt dışında ileri düzey eğitimler almıştır.2007 yılından bu yana İzmir Bornova'daki özel kliniğinde hizmet veren Dr. Sinan Akkurt; Fonksiyonel Tıp, Longevity (Sağlıklı Yaş Alma), Biyorezonans, bağırsak sağlığı ve mikrobiyota, kronik hastalıklar, otoimmün hastalıklar, sigara ve alkol bağımlılığı tedavileri ile destekleyici onkoloji alanlarında çalışmalarını sürdürmektedir.


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir